Günümüz insanı, tarihin en kudretli krallarının ve padişahlarının rüyalarında bile göremeyeceği bir konforun içinde yaşıyor. Dışarıda dondurucu bir soğuk varken tek bir düğmeyle evimizi ısıtabiliyor, yazın kavurucu sıcağında birkaç saniye..
Günümüz insanı, tarihin en kudretli krallarının ve padişahlarının rüyalarında bile göremeyeceği bir konforun içinde yaşıyor.
Dışarıda dondurucu bir soğuk varken tek bir düğmeyle evimizi ısıtabiliyor, yazın kavurucu sıcağında birkaç saniye içinde serinleyebiliyoruz. Çamaşırımızı makineye, bulaşığımızı başka bir makineye bırakıyor; dünyanın öbür ucundaki insanlarla birkaç saniye içerisinde iletişim kurabiliyoruz.
Geçmişin hükümdarları yüzlerce hizmetkârla ulaşmaya çalıştıkları rahatlığı, bugün sıradan bir insanın evindeki teknoloji sayesinde yaşayabiliyor.
Peki, bütün bunlar bizi daha mutlu mu yaptı?
Asıl soru belki de burada başlıyor.
Çünkü teknoloji geliştikçe hayatımız kolaylaştı ama insanın ruhu aynı ölçüde huzur bulmadı. Tam tersine, elimizdeki imkânlar arttıkça beklentilerimiz büyüdü. Sahip olduklarımız çoğaldıkça yetinmek zorlaştı.
Konfor arttı, şükür azaldı.
İnsanoğlu bugün sahip olduğu nimetleri çoğu zaman nimet olarak değil, doğal bir hak olarak görüyor. Sıcak suyun akması, elektriğin olması, sofranın dolu olması, sağlığın yerinde olması artık olağan kabul ediliyor.
Oysa hayatın en büyük yanılgılarından biri, sahip olduklarımızın sonsuza kadar bizimle kalacağını düşünmektir.
Sağlığımız yerindeyken sağlığın değerini yeterince bilmiyoruz. Bir hastane koridorunda sabahladığımızda ise geçmişte sıradan gördüğümüz bir nefesin bile ne büyük nimet olduğunu anlıyoruz.
Bolluk içindeyken israf ediyor, darlığa düştüğümüzde bir lokmanın kıymetini hatırlıyoruz.
Yanımızdaki insanların değerini çoğu zaman onlar hayatımızdan çıktıktan sonra fark ediyoruz.
İşte modern insanın en büyük çelişkilerinden biri de burada ortaya çıkıyor:
Elimizde olan çoğaldıkça şükrümüz azalıyor.
Konfor alanlarımız büyüdükçe insani hassasiyetlerimiz küçülüyor.
Teknoloji elbette düşmanımız değil. Makineler hayatımızı kolaylaştırmak için var. Ancak sorun, insanın ürettiği teknolojinin zamanla insanın hayatını yönetmeye başlamasıdır.
Bir zamanlar telefon elimizdeydi.
Şimdi çoğu zaman biz telefonun içindeyiz.
Bir zamanlar televizyonu biz açardık.
Şimdi algoritmalar ne izleyeceğimize, neyi beğeneceğimize, hatta hangi düşünceyle karşılaşacağımıza kadar etkide bulunabiliyor.
Bir zamanlar ihtiyaçlarımızı belirlerdik.
Bugün ise reklamlar ve tüketim kültürü bize yeni ihtiyaçlar üretiyor.
Böylece insan, ihtiyacı olmadığı halde satın alan; sahip olduğu halde yenisini isteyen; doyduğu halde daha fazlasını arzulayan bir tüketim döngüsünün içine çekiliyor.
Peki ne zaman doyacağız?
Belki de mesele sahip olduklarımızın miktarında değil, ne kadarının bize yettiğinde saklı.
Çünkü insanın nefsine sınır koyulmadığında dünyanın bütün nimetleri önüne serilse bile yine de “daha fazlası” denilecektir.
Konforun kendisi kötü değildir.
Kötü olan, konforun karakterimizin önüne geçmesidir.
Rahat yaşamak yanlış değildir.
Yanlış olan, rahatlık uğruna sorumluluklarımızı unutmak, başkasının sıkıntısına duyarsızlaşmak ve hayatın gerçek anlamını sadece tüketmekte aramaktır.
Bugün belki de kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Sahip olduğum imkânlar beni daha iyi bir insan yaptı mı?”
Daha sabırlı mıyız?
Daha merhametli miyiz?
Daha paylaşımcı mıyız?
Daha şükreden insanlar mıyız?
Yoksa sadece daha çok isteyen, daha çabuk sıkılan ve daha kolay mutsuz olan insanlar mı olduk?
Modern çağın asıl imtihanı belki de budur.
Bedenimizi yumuşak koltuklara teslim ederken ruhumuzu o koltuklarda uyutmamak…
Teknolojiyi kullanırken teknoloji tarafından kullanılmamak…
Zenginleşirken insanlığımızdan fakirleşmemek…
Çözüm, geçmişe dönmek veya teknolojiyi tamamen reddetmek değildir. Çözüm, teknolojinin bir hizmetkâr olduğunu unutmamaktır.
Hayatımızı kolaylaştıran araçlar bizim için vardır; biz onların esiri olmak için yaratılmadık.
Bazen bilinçli olarak sadeleşmek, sahip olduklarımızın kıymetini hatırlamak, elimizdekini paylaşmak ve emeğin değerini yeniden anlamak gerekiyor.
Çünkü insanı gerçekten zenginleştiren şey, evindeki eşyanın çokluğu değil; kalbindeki huzurun, vicdanındaki merhametin ve hayatındaki anlamın büyüklüğüdür.
Belki de artık daha fazlasını istemeden önce elimizdekilere bakmanın zamanıdır.
Çünkü bazen insanın aradığı huzur, satın alabileceği yeni bir şeyde değil; çoktan sahip olduğu fakat değerini unuttuğu bir nimettedir.
Ve belki de asıl soru hâlâ aynı:
Ne zaman doyacağız?
Cevabı ise teknoloji değil, insanın kendi vicdanı verecek.
Hüseyin DİBEKTAŞ
Gazeteci – Araştırmacı Yazar